KOD: Hikaye

Böbreklerimizin üzerinde yer alan ve güneşten köşeleri erimiş bir piramide benzeyen, üçgen şeklindeki bezler hızla kortizol salgılamaya başlar. Strese giren beynimiz, vücudumuzun işleyişinde hemen birtakım düzenlemeler yapar ve bunun sonucunda o anki enerjimiz çok yüksek seviyelere çıkar. Ardından, o üçgenler görevlerini beynimizdeki hipotalamusun hemen altında bulunan, tatlı damlacığa bırakır; hipofiz bezlerimiz büyük miktarda oksitoksin salgılar ve psikolojimiz için en hayati duyguları hissetmeye başlarız; mutluluk duyarız, coşkumuz artar, stresimiz azalır ve o an yaşadığımız her saniye belleğimize çok daha iyi kazınır. Kortizol sayesinde ateşlenip yükselen bünyemiz, oksitoksine kavuşmuş ve duygusal tatminlerini yaşamıştır ama iş bu kadarla sınırlı değildir; assolistin sahneye çıkma vakti gelmiştir artık: Dopamin.


Sahnelerin ağır topu dopamin, kendinden önceki iki kardeşinin tamamladığı yapıyı müthiş bir esere dönüştürür. Onun sayesinde öğrenme gücümüz artar, bilişsel yeteneklerimiz keskinleşir, algı gücümüz tavan yapar, motivasyon ve yaratıcılığımız en üst seviyelere çıkar. Hikayeler, bizi bu üç hormon sayesinde kod’lar; kortizol, oksitoksin, dopamin. Artık eser tamamdır işte! İyi bir hikaye dinlediğiniz zaman, bu üç hormonun tünelinden geçersiniz. Rocky, yoksulluk ve çaresizlik içinde ilk maçına hazırlanırken onunla beraber kortizol salgılarız. Yükselen aksiyonla birlikte, kahramanın yaşadığı çatışmalar ve zorluklar, onunla kurduğumuz empati sayesinde bize oksitoksin bahşeder. Her yumruğunda ayağa fırlarız, el değmemiş bir mutluluk taşar içimizden. Rocky maçı kazanmaya başlar, engelleri aşmış ve gerçek bir kahramana dönüşmüştür artık. Sahneye dopamin çıkar. Hikayeler, bizi hormonlarımızdan yakalar.


Hikayelerin size yaşattığı bu süreçler, hayatınızı değiştirebilir. Dinleme ve öğrenme alışkanlıklarınızı, yaşamdaki davranış ve tutumlarınızı, alışveriş eğilimlerinizi hatta ve hatta en temel değerlerinizi bile etkileyebilir bu işleyiş. Hikayeler, biz fark etmeden, hayatımızı inşa eder.


Her gün, yüzlerce kez karşılaşırız hikayelerle. Televizyon reklamlarında, dizi ve filmlerde, sosyal medya gönderilerinde, haber sitelerinde, dost sohbetlerinde, iç sesimizde, anılarımızda ve hayallerimizde. Her şey, hikayeler üzerine kuruludur. Hatıralarımızı bile, her hatırlayışta idealize eder, değiştiririz. Önce kendimize hikayeler uydururuz. Sonra dünyanın bize anlattıklarını dinleriz. Hayatımız, bu iki rayın sonsuz döngüsünden ibarettir.


Dünya tarihine bir şekilde damgasını vurmuş siyasetçiler, büyük markaların “yaratıcıları”, o hiç unutamadığınız filmin senaristi, dinlemeye doyamadığınız o şarkının söz yazarı ya da size aslında hiç de ihtiyacınız olmayan bir kıyafeti satan tezgahtar. Hepsi, iyi birer hikaye anlatıcısıydı. Ve hepsi, aynı içgüdüyü takip ediyordu; binlerce yıl önce, bir ateşin başına oturup birbirine kendi hikayelerini anlatan o insanların içgüdüsünü. Ve o hikayelere tanıklık eden kalabalıkların hepsinde, aynı anda, o üç hormon salgılanıyordu. Aynı anda, bazen milyonlarca kişi, aynı hikayenin neferlerine dönüşüyordu.


Ateş başından kalkıp, hikayeleriyle ticaret kolonileri kuran, farklı kültürler oluşturup sonra birbirlerini tanıyan ve kendi medeniyetlerini geliştiren insanlık, artık tekrar aynı ateşin başına geri oturdu: dijital ekranların ışığı, bizim yeni kamp ateşimiz. Hiç olmadığı kadar çok anlatıyoruz artık. En uzaktaki insanların hikayelerine bile, hiç olmadığımız kadar yakınız. Bu yüzden, hikaye oluşturabilmenin ve onu etkili biçimde anlatabilmenin önemi burada yatıyor; hikayeler, bu çağın gidişatını etkileyecek.


Artık hiç kimse, üzerindeki “enformasyon” sağanağı yüzünden, kuru bilgilerle tatmin olmuyor. Duyduğumuz rakamlar ve sarsıcı istatistikler, bizim olaylara bakışımızı değiştirmiyor. Etkilenmemiz gerekiyor. Bizi ilkel beynimizden yakalayacak cümleler duymak istiyoruz. Bir ürünün ya da bir filmin ne denli “bilgi dolu” olduğu umurumuzda değil. Nasıl olsa istediğimiz her bilgi, yaklaşık 30 saniyelik bir araştırma sonucunda karşımıza gelebiliyor. Sırf dolaşmak için girdiğimiz bir mağazada, asıl ihtiyacımız soğuk günler için bir atkıyken, kendimizi birden yeni bir mont almış buluyoruz. Çünkü ihtiyacımız her şeyden önce, ikna olmak. İkna olunca hayatımızın anlamı genişliyor ve bağ kuruyoruz. Ve bu yolculukta, tek bir anahtar var; Titanik’in ya da onu batıran buz dağının kütlesi değil, o gemide yaşanan olası hikayeler. Hayatlarımıza açılan kapıyı hikayeler aralıyor. İşte o zaman, Titanik’in ne olduğunu anlıyoruz ve onun varlığını bünyemize katıyoruz.


Hepimiz Oscarlık filmler yazamayız. Buna gerek de yok. Ama hepimiz, inandığımız gerçekleri, çok daha iyi anlatabiliriz. Bunun yolu da, hikayelerin dayandığı bilimsel gerçekleri fark ederek, “nasıl daha iyi anlatabilirim?” sorusuna yanıt aramaktan geçiyor. Hikayelere ve anlatıma önem vermeyen mükemmel fikirler tarihin karanlık kuyularında çürürken, en bayat fikirler ise doğru anlatımla birer mucizeye dönüşüyor. Hikayelerini önemseyip iyi anlatanlar birer başarı hikayesi oluyorken, diğer taraftakiler ise, ötekilerin hikayelerinde ibret verici birer örneğe dönüşüyor.


Kortizol, oksitoksin ve dopamin. Genetiğimiz değişmedikçe, insanlığın ve yeryüzünün serüveni bu üç ayağın üzerinde gerçekleşiyor.

31 görüntüleme

0212 401 29 60    info@egitmen360.com.tr
 

  • LinkedIn Sosyal Simge
  • Instagram
  • Heyecan Sosyal Simge
  • YouTube